Özellikle İstanbullular olarak bu sene son yıllardaki en sert, soğuk ve yağışlı kışlardan birini yaşadık biliyorsunuz. Baksanıza Temmuz ayında bile hala ara ara yağmurlardan nasibimizi almaya devam ediyoruz. :)
Bu sene 23 Nisan Bayramı'nın, Perşembe gününe denk gelmesini fırsat bilen eşimin, tatili haftasonuyla birleştirerek, şu çok hasret kaldığımız güneşe ve sıcağa kavuşmak için, “haydi gidip bi' kemiklerimizi ısıtalım” fikriyle bir Antalya programı yapması ve beni de ikna etmesi çok zor olmadı:)
İnternetten uygun fiyatlı bir Antalya uçak bileti satın alarak, evimize yakın olan Sabiha Gökçen’den yaklaşık 1 saatlik rahat bir uçak yolculuğundan sonra, yağmurlu ve soğuk İstanbul’u arkamızda bırakıp Antalya’ya vardık.
Hakikaten de havaalanı yoğunluğunun da çok olmaması sayesinde, neredeyse evden çıkışımızdan, otele varışımıza kadar toplam 2 saatlik bir yolculukla "hooop diye" oteldeydik bile! İstanbul’da yaşayanlar için 2 saatin çok sıradan bir yolculuk süresi olduğunu düşünürsek, bu durum bize, ulaşım anlamında süper bir tercih yaptığımızı hissettirdi.
Levent Kırca'nın “Olacak o kadar”ını hatırlayanlar “Araştırmacı gazeteci Hamit El Sabah” karakterini de bilirler herhalde. İşte eşim de özellikle tatil konularında, aynı onun gibi, tam bir araştırmacı-gazeteci, ince eleyici ve sık dokuyucudur sağolsun :)
Levent Kırca'nın “Olacak o kadar”ını hatırlayanlar “Araştırmacı gazeteci Hamit El Sabah” karakterini de bilirler herhalde. İşte eşim de özellikle tatil konularında, aynı onun gibi, tam bir araştırmacı-gazeteci, ince eleyici ve sık dokuyucudur sağolsun :)
Havaalanına yakın olması özelliği dışında, tripadvisor ve otelpuan sitelerindeki güzel yorumlarla beraber, burayı seçmesindeki en önemli sebebin, otelin ana binasının hemen yanında yer alan ve daha da güzeli, kendi balkonundaki özel merdivenleriyle, direkt havuza inişi olan "Anex" odaları olduğunu öğrenince, heyecanım bir kat daha arttı:)
Benim seyahatten bir gece öncesinde, yine yetiştirmem gereken bir ton yazı olduğundan, hiç uyumaya fırsatım olmadan sabah ezanına kadar çalışmamdan mütevellit, hayatımda ilk defa uçak daha hareket etmeden derin uykulara dalıp, yere tekerleğini koyduğu anda uyandım.
"A Takımı" dizisindeki, çikolata renkli abimiz "Mister T" gibi valla ne zaman uçtuk, nasıl geldik Antalya'ya anlamadım bile. İşin komiği, buz gibi soğuk ve yağmurlu bir İstanbul sabahını ardımızda bırakırken, boğazlı kazaklarla ve montlarla yola çıktığımız için, Antalya'ya iner inmez, pırıl pırıl parıldayan güneşi görünce, Kuzey kutbundan yeni intikal etmiş turist misali şaşakaldık! Transferimiz esnasında ilk iş olarak üstümüzdeki kışlıkları, bavulların ön gözüne tıktık bi'güzel:) Aaa o ne öyle kat kat lahana gibi:)
Genelde otellerdeki bu tarz villalar, etkinlik alanlarına çok uzakta kalırlar ya hani? Burada tam tersine, ana yemek restoranlarına, ana binaya, sıcak havuza, spa gibi yerlere çok çok yakın olarak konumlandırıldığı için ve bu da ciddi bir avantaj sağladığı için, bu sisteme tek kelimeyle bayıldık!
Otelin çok büyük bir alan üzerine kurulu olduğu hemen fark ediliyor. Bu alanda saymakla bitmeyen bir çok aktivite alanı, havuzlar, yemek alanları, anfitiyatro, korsan gemisi, çocuk kulübü ve daha birçok yer var. Peyzajı da çok güzel yapılmış.
Sahile giden yol, sağlı-sollu palmiyeler ile çok keyifli bir yürüme parkuru haline getirilmiş. Zaten geminin burnu şeklinde inşa edilmiş olan ön tarafı, mimari bir güzellik olarak seyri ve fotoğraflaması çok keyifli bir nokta.
Tam da bu burnun karşısındaki, havuzun yanında yer alan loca gibi hazırlanmış “özel güneşlenme bölümleri” benim oteldeki favori mekanım oldu doğal olarak:)
Biraz oteli gezip, biraz da odamızın keyfini çıkardıktan sonra, "dünya tatlısı Üşengeç Şef"in otellerine geldiğini duyan Genel Müdür Hediye Hanım’la tanışma fırsatımız oldu. :)
Aman Allahım! Hediye Hanım, inanılmaz pozitif, güleryüzlü ve aşırı tatlı bir insan çıkmasın mı? :) Kendisiyle bir de üzerine hemşeri de çıkınca, ekstra sempati duyduk. "Hemşeri" derken Hediye Hanım’ın Hollanda, Amsterdam doğumlu olduğunu ve ailesinin halen orada yaşadığını öğrenince, yazılarımı devamlı takip edenlerin iyi bildiği gibi benim ve eşimin en yakın arkadaşlarımızın Amsterdam’da yaşaması sebebiyle, senede en az 4-5 kere Hollanda’nın yolunu tutan bizler, artık kendimizi "Fahri Amsterdamlı" saydığımız için, "hallo" diye sevinçle kendisini kucaklayıp, bildiğimiz tüm Dutch’ca kelimeleri sıraladık ardı ardına. En sevdiğimden, bol kahkahalı bir sohbet aldı yürüdü ve birbirimizi 40 yıldır tanıyormuşcasına sıcacık bir dostluğun temelleri atıldı hemen o anda:)
Titanic Lara Hotel'de 1500 kişiye kadar ağarlanabilen toplantı ve balo salonları varmış. Bu sayede geniş çaplı toplantı ve konferanslar kadar, görkemli düğünlerin de sık sık organize edildiği bir yer burası. Hatta geçenlerde Antalya'nın önde gelen ailelerinden birinin, Sibel Can'ın sahne aldığı 1000 kişilik bir düğününün Titanic'de gerçekleştiğini biliyorum laf aramızda:)
Jakuzi, buhar odası, şok havuzu, Türk Hamamı ne ararsanız içindeki SPA'da mevcut. Ben ruhu ve bedeni rahatlatmak için önerilen Lomi Lomi Masajını aldım bu sefer. Yukarıdan aromatik yağların alnınıza damlatılmasıyla yapılan ve daha sonra eller kadar, dirseklerle de uygulanan hafif basınçlarla devam eden bu masaj türünü, ilk defa cesaret edip de burada deneyimledim.
Fazla söze gerek yok. Çıkışta al al yanaklarım, kaliteli yağlarla beslenmiş saçlarım ve dinlenmekten şişmiş gözlerimle ben...:)
Otelin içinde çeşit çeşit pastaların olduğu bir de pastane bölümü var. Ama şu anda benim aklım, sahildeki Snack Bar'da yapılan o meşhur pide ve lahmacunlarda:)
Otelin her tarafı, fotoğraf çektirmek için biçilmiş kaftan misali, güzelim noktalarla dolu, adeta bir instagram cenneti!:)
Ah şu jeste bakar mısınız? Bunu yemeye nasıl kıyarım ben şimdi? (Not: Diyet miyet demedi, Hapur hupur da sildi süpürdü maşşşallah! :)
Bu hayatımın en lezzetli lahmacunu için, ben daha gelmeden ön hazırlıklar yapan, düşünceli, yaratıcı ve romantik insan Ramazan Şefimin ellerine sağlık! :)
Bu arada çocuklar için otelde dönemsel olarak, Mini Kid's Club'ından animasyonlarına, sinemadan, sirk gösterilerine pek çok show gerçekleştiriliyor.
"Sıcak bize gelmezse, biz sıcağa gideriz!" diye yola koyulup, iyi ki de geldiğimiz Titanic Lara Beach Club'da şimdi de akşam yemeği zamanı...
"Üşengeç Şef'in de geldiğini duyunca tüm şefler, maharetlerini göstermek için etrafımızda pervane oldular sağolsunlar. Otelde konakladığımız süre boyunca, 2 kere bu restoranda yemek yeme fırsatımız oldu.
Parmesan peynirinin tacodan yapılmış bir tabak gibi şekillendirildiği bir sunumla gelen fresh bir salata ile başladık. Ardından Porcini mantarlı risottolar, et yemekleri, kadayıflı ızgara ahtapotlar, daha neler neler geldi anlatamam.
İkinci akşamda, mezeler ve ana yemekleriyle daha deniz mahsulü ağırlıklı bir menü hakimdi. Somon pastırması, söğüş ahtapotu, deniz börülcesi, jumbo karidesleri derken, hem yemeklerin lezzeti, hem sunum şekilleri, hem de servis elemanlarının güler yüzlü ve kaliteli hizmeti bizi her iki seferde de pek mutlu etti, onu bilir, onu söylerim:)
Lale şeklindeki Panna Cotta'nın, nasıl bu şekilde hazırlandığını anlatsam, arkasında yatan emeği duyunca ağzınız açık kalabilir diye anlatmıyorum:)
Şef Emrah Karacula'yı ve ekibini tebrik ettiğim bir özel nokta da şu oldu: O gün 23 Nisan akşamı olduğu için, günün anlam ve önemine uygun olarak kendisi, ekstra özen gösterip tertemiz Ay-yıldızlı önlüğünü giymiş, bununla da yetinmeyip, kurutulmuş Kavun dilimine "Ay" şekli verip, Yıldız meyvesiyle de yanına yıldızını hazırlayıp, şanlı Bayrağımıza gönderme yapan enfes bir tatlı hazırlamıştı. Ellerine kollarına sağlık! :)
Böylesine güzel bir kıymalı kol böreğini uzun zamandır yememiştim. Giderseniz kesin deneyin derim:)
Instagram takipçilerim bilir. Bir "Üşengeç Şef Pazar Kahvaltısı Klasiği"dir benim için Çilek reçeli. Bayılırım:)
Eşimin, bu bal-kaymak ile, şeklinden dolayı "buz dağının görünen kısmı" diye Titanic gemisinin hikayesine gönderme yaptığını zannetim başta... Ama aslında, böyle deli gibi yemeğe devam edersek, dönüşte diyetin-miyetin hak getireceğiymiş vermek istediği esas mesaj:)
Bu arada Belek'teki bu yeni otelin içinde, enfes su böreği, lahmacunu, döneri ve pidesiyle meşhur bir Snack Bar olan Stella'daki manzarama bakar mısınız? Hemen buradan katamaran gibi tekneler kalkıyor ve 7-8 dakikalık bir nehir gezisiyle sizi, kendilerine ait devasa bir kumsala götürüyor.
Hızlı bir turdan sonra, güzel tatilimizin son saatlerini yaşamak üzere, kendi otelimize dönüp, birazcık daha güneş depolayıp, havuz keyfi yapmayı çok istedik tabi. Süre daraldıkça, o anda dakikalar bile önemlidir, bilirsiniz:))
Ayrılık anı gelip çattığında, günlerdir İstanbul'dakilere nazire yaparcasına ışıl ışıl güneşli, sımsıcak fotoğraflar paylaştığım güzel bir tatilin daha sona ermesinin ve buz gibi istanbul'a dönecek olmanın verdiği ufak bir burukluk olmasına rağmen, kendimize Hediye Hanım gibi harika bir dost kazanmış olmaktan dolayı da çok mutluyduk.
Siz de tatlı ve içten yorumlarla beni mutlu etmek isterseniz, şuradan bloguma kolayca üye olabilirsiniz.
wooow bayıldım doğrusu! otele, anlatımınıza ve görsellere. şahane!
YanıtlaSilElifcim ne kadar tatlısınız :)
SilNe güzelmiş benim de aklıma soktun şimdi bak :)
YanıtlaSilİremcim, çok keyifli:)
Silhemen yan tarafta limak lara otel var bence birde oraya gidin deneyin derim. 3. yılımız biz bu yazda orayı tercih ediyoruz mesela :)
YanıtlaSilNe kadar güzel bir yermiş gözlerime inanamiyorum. Ama bunun sebebi bence anlatanin tatli dili <3
YanıtlaSil